Organik Tarım Hepimizi Besleyebilir mi? Organik tarımın hepimizi besleyebileceğine inanan insanlar sadece hayalperest hippiler, histerik anneler ve her zaman doğruyu bildiğini düşünen çiftçilerdir değil mi?!.

Aslında öyle değil. Ciddi sayılarda tarım yetkilileri, tarım ve ekoloji ile ilgilenen bilim insanları ve uluslararası tarım uzmanları, organik tarıma büyük çaplı bir geçişin sadece dünyadaki yiyecek rezervini arttıracağı için değil, aynı zamanda bunun açlığa son vermek için de tek yol olduğuna inanıyorlar.

Bu çoğu için bir sürpriz oluyor. Sonuçta, organik çiftçiler böcek öldürücü , sentetik gübre ve yüksek verim sağlayan diğer yöntemleri de kullanmazlar. Onun yerine  organik çiftçiler, gübre için hayvan büyütme yöntemine, fasülye ya da diğer azot içeren baklagillerden komposto yapma ile gübre elde etmeye veya yerinde yetiştirilip tüketilip komposto edilen ve kimya tesislerinde üretilemeyen, toprağı, suyu, havayı ve diğer kaynakları kirletmeyen gübreleme yöntemleri kullanırlar.(Sentetik gübre üretimi, büyük miktarda petrol türevi kimyasallar gerektirir.) Organik çiftçiler sentetik yabani bitki ve böcek öldürücüler kullanmadığından, tarlalarının bitki yiyen böcek , meyve çürüten küf ve bitkileri öldüren yabani bitkilerle sarılı olduğunu düşünebilirsiniz. Organik çiftçiler, dönüşümlü ekin ekme yöntemini kullandıklarından zararlılar hakkında endişelenmeleri gerekmez. Aynı tarlada ardarda mısır, buğday veya diğer gıdaları ekmezler.

Sonuç olarak tartışma devam ediyor. Tamamen organik tarım yapan bir dünyada, daha az kirlilik, daha az kötü muamele gören hayvan ve yiyeceklerimizde daha az kanserojen kalıntı olsa da , şu andakinden daha fazla ekilecek toprağa ihtiyaç duyulur. Nobel ödülü sahibi bitki yetiştirici Norman Borlaug 2002’deki konferansta, “Organik gübre ile 6 milyar insanı besleyemeyiz. Eğer denersek, ormanların çoğunu düzleştirip tarla olarak kullanmamız gerekir ve bunlar da uzun süre yeterince verimli olarak kalmayabilir.” demiştir. Cambridge’de görevli kimyager John Emsley ise açkca şu sözleri söylemiştir: “Bu yüzyılda insanların yüzleşeceği en büyük felaket, küresel ısınma değil, küresel olarak organik tarıma geçiş olacaktır. Tahminen 2 milyar insan yok olacak.”

Şu yıllarda, organik tarım konusu ele alınır olmuştur. Sadece geniş çaplı bir geçişin milyarlarca insanın açlıktan ölümüne neden olacağı kritiği değil, aynı zamanda çiftçi ve kalkınma ajanslarının,bu geçişin açlığa karşı daha etkili bir beslenme sağlayabilecği düşünceleri de ortadadır. Ne yazıktır ki şimdiye kadar, kimse sistematik bir şekilde, yaygın bir organik tarıma geçişin, besin ve ürün kıtlığı yaratıp yaratmayacağını analiz etmemişti. Sonuçlar çarpıcı!

Organik Tarım! Yüksek Teknoloji, Düşük Etki

Yüksek Teknoloji, Düşük Etki
Yüksek Teknoloji, Düşük Etki

Aslında dünyada organik tarlaların, geleneksel tarlalarla aynı seviyede hatta bazı durumlarda daha da fazla üretim sağladığını gösteren sayısız çalışmalar var. Eğer verim azlığı varsa bu durum verimi maksimize etmek için sürekli böcek ve yabani bitkilere karşı kimyasallar kullanan çiftçileri olan zengin ülkelerde, daha fazla gözlenmektedir. Toprak ve çevredeki doğal çeşitlilik yıllar süren kimyasallara maruz kaldığından kendini toplamaya çalışır ve organik tarıma geçiş yapan çiftçiler ilk birkaç yıl düşük verim alırlar.

Organik tarlaların, geleneksel tarlaların yarısı hatta 3’te 1’i kadar verim sağlayacağı konusundaki uzun süren tartışmalar, veri azlığından ve önyargılı varsayımlar yüzünden kaynaklanır. Örneğin Amerika’da organik tarıma geçişin verimi çeyreğe düşüreceği ile ilgili sık karşılaşılan kritiklerden birisi, ABD Tarım Bakanlığı’nın zaten gerekli olan gübrenin çeyreğini karşılayabildiği ve organik tarımın gübreden daha fazlasına ihtiyacı olacağı ön yargısı sebebiyle ortaya çıkmıştır.

Daha güncel araştırmalar bu argümanları çürütmektedir. Örneğin İsviçre Organik Tarım Araştırma Enstitüsünde yapılan güncel bir araştırma göstermiştir ki: Organik çiftlikler geleneksel tarlalara göre yalnızca 21 yıllık bir süre için sadece %20 oranında daha az verim sağlar. Kuzey Amerika ve Avrupa’da Per Pinstrup Andersen (Bir Cornell profesörü ve Dünya Gıda Ödülü sahibi.) ve ekibi son çalışmalarında organik tarım verimin , geleneksel tarlaların veriminin %80’ine ulaşabileceği sonucuna vardılar. Ve diğer çalışmalar bu aralığı daha da daralttılar. Amerika Birleşik Devletleri’nde yağmur ile sulanan topraklarda yetiştirilen çeşitli mahsullerle ilgili 154 yıllık mevsimlik verilerin incelenmesi sonuçlarına bakarak, California-Davis Üniversitesi tarım bilimcisi Bill Liebhardt geleneksel tarlalara göre organik tarlalarda, mısır veriminin %94’e buğday veriminin %97’ye ve soya fasülyesinin %94’e vardığını, organik domatesin ise veriminde fark olmadığını buldu.

Daha da önemlisi ise açlığın en çok olduğu en fakir ülkelerde ise organik tarım ile geleneksel tarım arasında bir fark olmaması. Essex Üniversitesi araştırmacıları Jules Pretty ve Rachel Hine, gelişmekte olan dünyada organik ve ekolojik yaklaşımlara dönüştürülen 200’den fazla tarımsal projeye baktı ve yaklaşık 30 milyon hektarlık alanda 9 milyon çiftliğin yer aldığı tüm projeler için verimliliklerin ortalama yüzde 93 oranında arttığını buldu. Orta Hindistan’daki Maikaal Bölgesinden, 3.200 hektarlık bir alanda 1.000 çiftçi içeren yedi yıllık bir çalışma sonucunda pamuk, buğday, biber ve soya için ortalama verimin organik çiftliklerde geleneksel olarak yönetilenlerden yüzde 20 daha yüksek olduğu bulundu. Çiftçiler ve tarım bilim insanları, kuru bölgelerde elde edilen yüksek verimlerin, örtücü ürünler, komposto gübre ve topraklarda organik maddeleri (suyun tutulmasına yardımcı olan) artıran diğer uygulamaların sonucu olduğunu vurguladılar. Kenya’dan yapılan bir araştırma, yüksek potansiyelli bölgelerdeki (ortalamadan yüksek yağış alan ve yüksek toprak kalitesi olan) organik çiftçiler, organik olmayan çiftçilere göre daha düşük mısır verimlerine sahipken, yoksul kaynak kaynaklara sahip bölgelerdeki organik çiftçilerin sürekli olarak modern üreticileri dışladığını tespit ettiler. (Her iki bölgede, organik çiftçilerin net kazançları, sermaye getirisi ve emek dönüşü daha yüksekti.)

Organik tarıma geri dönüş yaparak ataları gibi tarıma dönen Afrika’nın çoğuna, bunun işe yaramayacağını söyleyen kritiklere karşın şu söylenebilir ki: organik tarım, eskilerin bilgelikleri ,besin döngüleri, faydalı böcekler ve ekin sinerjilerinin modern ekolojik icatlar ile verimi arttırmak amacı ile birleştirilmesidir. Modern teknolojiye bağımlıdır ancak kimyasal tesislerden çıkan teknolojiye değil.

Yüksek Kalorili Çiftlikler
Yüksek Kalorili Çiftlikler

Organik Tarım! Yüksek Kalorili Çiftlikler

Kimyasal tesisler olmadan yapabilir miyiz?  Nispeten kısa bir büyüme mevsiminde, hektarın onda altısında inanılmaz bir şekilde 27 ton sebze üreten bir çiftçinin organik tarlasına, ilham verici bir gezi gerçekleştiren, Michigan Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, küresel bir şekilde organik tarıma geçişin ne kadar verim sağlayacağını tahmin etmeye çalıştı. Ekip, organik çiftliklerde ve organik olmayan çiftliklerdeki bitki verimlerinin karşılaştırmasını yapılan tüm araştırmalar için literatürü taradı. 293 örneği baz alarak, gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerinin en çok ekilen bitkileri için global katsayı verisini ortaya çıkardılar. Tahmin edildiği gibi, birçok besin ürünü için ,gelişmiş ülkelerde geleneksel tarım organik tarımdan daha fazla getiri sağlarken gelişmekte olan ülkeler için organik tarımın verimi arttırdığı gözlenmiştir.Ekip 2 model üzerinde çalıştı. 1.si tüm dünyada gelişmemiş ülkelerin verim oranlarını baz almak. 2.si ise tüm dünyada gelişmiş ülkelerin verim oranlarını baz almak.

“Hepimiz bulgulardan şaşırdık.” diyor bir zamanlar Michigan paleoekolojist araştırma ekibi başı olan Catherine Badgley. İlk model kişi başına günlük 2.641 kalori verim sağlıyordu. Bu verim şu andaki üretim verimi olan 2.786 kalorinin hemen altında ancak bir insanın günlük ihtiyacı olan ortalama 2.200 ile 2.500 kalori hesabının üzerinde bir verim sağlıyordu. İkinci model ise kişi başına günlük ortalama 4.381  kalori verim sağlıyordu. şu an mümkün olan verimden %75 daha fazlaydı ve teorik olarak şu andakinden çok daha fazla insanı besleyebilecek seviyedeydi.(Bu araştırma aynı zamanda organik tarım hakkındaki endişeleri de azaltmıştı.)

Takımın bu verilere olan ilgisi Bagley gibi daha önce günümüz ve geçmiş biyolojik döngüleri araştıran bilim insanlarının, küresel biçimde organik tarıma geçişin ek vahşi bölgelerin düzleştirilerek tarla yapılması zorunluluğu ve verimin yeterli olamayacağı konusundaki kaygılarından doğan önyargıları idi. Bagley tartışmanın tek sorununun, dünyanın biyolojik çeşitliliğinin çoğunun tarım arazilerine yakın olduğunu ve bunun yakın bir zamanda değişmesinin muhtemel olmadığını belirtti. ” Dünyadaki biyoçeşitliliği basitçe sadece adalarda sürdürmeye kalkarsak, onların çoğunu kaybedeceğiz,”diyor. “Bu adalar arasında biyoçeşitliliğe dost bölgeler oluşturmak çok önemli.” Bu bölgelerin kimyasal zehirlere maruz kalmış bölgeler olması biyo çeşitlilik açısından tam bir felaket olur, özellikle topik iklim bölgelerinde. “Eğer tarımı büyük ölçeklerde değiştirirsek, dünya yüksek seviyedeki biyo çeşitliliği daha rahat sürdürebilir.”

Bagley’in takımı varsayımların daha tutarlı olmasını sağlamak için yola çıktı: organik tarlalarda aynı anda birden çok besin üretilerek tek mahsül getiri veriminin düşük olsa bile toplam verimin yüksek olmasına rağmen çoğu çalışmalar sadece bir tür besinin verimine dayalıydı. Şüpheciler ekibin sonuçlarından organik tarıma sempati duysalar bile , ekolojistler gibi şüphe edebilirler. Fakat Danimarka Tarım Bilimleri Enstitüsünden Niels Halberg öncülüğünde yürütülen küresel organik tarıma geçiş konulu yeni bir diğer çalışma da, yazarları ekonomistler, agronomistler ve uluslararası kalkınma uzmanları olmasına rağmen benzer sonuçlar verdi.

Michigan ekibi gibi Halberg’in grubu da, bir dizi ürün için organik tarımla elde edilen verimlerdeki farklılıklar hakkında bir varsayım yaptı ve daha sonra bu sayıları Dünya Bankası’nın Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü (IFPRI) tarafından geliştirilen bir modele aktardı. Bu model, gıda üretimini, çiftlik gelirini ve dünya genelindeki aç insan sayısını tahmin etmek için kesin algoritma olarak düşünülür.

Araştırmacılar, tüketiciler, hükümet yetkilileri ve tarım bilimcileri arasında organik tarıma giderek artan bir ilgi göz önüne alındığında, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki (dünyanın birincil gıda ihracat bölgeleri) organik tarıma yapılan büyük ölçekli bir dönüşümün verimleri azaltıp azaltmayacağı, dünyayı yüksek gıda fiyatlarına veya açlığa sebep olup olmayacağını, özellikle de Üçüncü Dünya’nın şişme megalitlerinde yaşayan insanlarda ve, ithalata bağımlı yoksul ülkelerde daha da kötüye gidebilme ihtimalini değerlendirmek istediler.Buna rağmen, Grup, toplam gıda üretiminin Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da düştüğünü bulsa da, model dünya gıda fiyatlarında önemli bir etki göstermedi.Ve bu model öngördü ki, Michigan araştırması gibi  Afrika ,Asya ve Latin Amerika’da verimlerde artış olacak ve en iyi ihtimalle bile açlık çeken Sahara altı Afrika ülkeleri bile yiyecek ihrac etmeye başlayacaktı.

“Modern sertifikasız organik tarım, girdilere zayıf erişimden dolayı düşük getirili alanlarda tarımsal kalkınmaya potansiyel olarak sürdürülebilir bir yaklaşımdır çünkü satın alınan girdilere dayanan karşılaştırmalı müdahalelerde daha düşük ekonomik risk taşıdığından çiftlik düzeyinde iklimsel dalgalanmalara karşı dayanıklılığı artırılabilir.” diyor Halberg’in takımı. Başka bir deyişle, tarlalardaki çalışmalar, organik tarıma geçişten elde edilen verimin, en şiddetli açlık ve fakirlik çeken , kuru ve uzak bölgelerde en yüksek ve en tutarlı düzeyde olduğunu göstermektedir. Halberg, “Sahra altı Afrika’da organik tarım, artan gıda güvenliğinin önemli bir parçası olabilir.” diyor.

İşte bu, eğer diğer problemlerin de üstesinden gelebilirsek.”Birçok araştırmacı önyargıları öldürmeye çalışmaktadır.” diyor Halberg, organik tarımın yalnızca bir lüks olduğu ve yoksul ulusların karşılayamayacağı fikri gibi. “Bunu tek seferde ve tamamen ortadan kaldırmak istiyorum. Bu iki uç birbirinden tamamen uzakta ve küresel yiyecek sisteminin gerçekliklerini tamamen reddediyorlar.” Organik tarıma geçilip, aç Asya ve Afika ülkelerinde tarım verimini arttırılsa bile bu ülkelerde hala milyonlarca insan aç olarak kalacak çünki verimdeki herhangi bir fazlalıkta bu farktan ortaya çıkan ürünleri zengin olan ve en fazla parayı verebilecek ülkeler almaya çalışacaktır.

Yanlış Soru Mu?

Verim ile ilgili bu sonuçlar birçok organik çiftlik sahibi çiftçiler için hiç de sürpriz olmadı. Kendi gözleriyle gördüler ve kendi elleriyle ne kadar üretken olduklarını hissettiler. Fakat organik tarımın destekçileri, sorunun önemli olduğunu düşünmediklerinden dolayı dünyayı besleyip besleyemeyecekleri sorusunu sormaya çekiniyorlar. Organik tarıma yapılan küresel dönüşümün, bazı getiri oranlarını bir elektronik tabloya aktarmak gibi sorunsuz bir şekilde ilerleyemeyeceğine inanmak için iyi bir neden var.

Organik tarıma başlamak, kimyasallarla tarım yapmak kadar kolay olmayabilir. Zehir kullanmak yerine örneğin bazı organik çiftçiler zararlıları itecek ya da zararlıları yiyen yırtıcıları çekecek ürünleri dikmeyi deneyerek uzun vadeli plan kararı alabilirler. Dahası, IFPRI çalışması, organik tarımda yapılan büyük çaplı bir dönüşümün, çoğu süt ve sığır eti üretiminin, “gübrenin kullanımını optimize etmek için” tahıl ve diğer nakit ürün rotasyonlarına daha iyi entegre olmasını gerektirebileceğini önermektedir. Toprak verimliliğini artırmak için ineklerin bir veya iki çiftliğe geri getirilmesi, zahmetsiz gibi görünebilir, ancak toptan satış yapmak bir zorluk olacaktır ve tükenmiş topraklara amonyak atarak daha hızlı bir düzeltme yapmaya gidilebilir.

Tekrarlıyorum küresel bir organik tarıma geçiş onyıllar alacağından bunlar teorik varsayımlardır. Ancak çiftçiler çalışkan ve akıllı insanlardır, ortaya çıkan sorunların üstesinden gelebileceklerdir. Azotlu gübreleri ortadan kaldırın ve birçok çiftçi muhtemelen telafi etmek için tarlalarını inekleri otlatacaktır. Mantar ilaçlarını yok edin ve çiftçiler mantara dayanıklı çiçek çeşitleri ararlar. Gittikçe daha fazla sayıda çiftçi organik olarak tarıma başladıkça, herkes daha iyi hale gelecektir. Tarımsal araştırma merkezleri, üniversiteler ve tarım bakanlıkları, kısmen organik çiftçilerin küresel gıda arzında hiçbir zaman önemli bir rol oynamayacağı varsayımından kaynaklanan mevcut organik tarım ihmalinden çok, bu türden tarıma kaynak aktaracak.

Dolayısıyla, organik teknikler benimseme problemleri üstesinden gelinemeyecek gibi görünmüyor. Ancak gelecek yirmi yıl içinde gerçekleşen kitlesel bir dönüşüm, gıda üretimini önemli ölçüde artırsa bile açlığı ortadan kaldıracağının garantisi yok. Küresel gıda sistemi karmaşık ve öngörülemeyen bir canavar olabilir. Örneğin, Çin’in, büyükbaş hayvan yemi için önemli bir ithalatçı olarak yükselişinin, başka yerlerde gıda kaynaklarını nasıl etkileyebileceğini tahmin etmek zor. (Muhtemelen gıda fiyatlarını artıracaktır.) Ya da zengin ülkelerdeki tarımsal sübvansiyonların yok edilmesi, yoksul ülkeleri nasıl etkileyebilir. (Çiftlik gelirlerini artırabilir ve açlığı azaltabilir.) Ve dünyada zenginlerin daha az et tüketmesi açlığı azaltır mı?(Olabilir,fakat fakirler ete nasıl para ayırabilirler?) Başka bir deyişle, “Organik tarım dünyayı besleyebilir mi?” sorusu dünyayı beslemek, herhangi bir teknolojik yeniliğe nazaran politikaya ve ekonomiye daha çok bağımlı olduğundan, muhtemelen doğru bir soru bile değildir.

“‘Organik tarım dünyayı besleyebilir mi’ aslında sahte bir sorudur” diyor Gene Kahn, Cascadian Farms organik gıdaların kurucusu olan, şu anda General Mills’in sürdürülebilir kalkınma başkan yardımcısı olan ve uzun süredir organik olan bir çiftçi. Asıl soru şu: Dünyayı besleyebilir miyiz? Bu kadar. İnsan beslenmesindeki farklılıkları giderebilir miyiz? Kahn, bugünkü organik verimlerdeki marjinal farklılığın ve geleneksel tarımın getirilerinin, gıda fazlalıklarının yeniden dağıtılması durumunda önemli olmadığını belirtiyor.

Fakat organik tarıma geçmek sayılamayacak kadar fayda sağlayacaktır. Çalışmalar gösterdi ki, örneğin, organik tarımın “dış” maliyetlerinin, içme suyundaki kimyasal kirlenmenin getirdiği, kuşların ve diğer yaban hayatı ölümlerinin getirdiği ve geleneksel tarımın getirdiği zararın üçte biri olduğunu gösterdi. Her kıtadaki araştırmalar, organik çiftliklerin geleneksel çiftliklerden çok daha fazla kuş, yabani bitki, böcek ve diğer yaban hayatı türlerini desteklediğini gösteriyor. Birçok hükümet tarafından yapılan testler, organik gıdaların, organik olmayan alternatiflerin böcek ilacı kalıntılarının sadece küçük bir bölümünü taşıdığını gösterdi; buna karşın, birçok geleneksel gıdada izin verilen büyüme hormonu, antibiyotik ve birçok katkı maddesini tamamen yasaklandı. Organik olarak yetiştirilen mahsullerin sağlığı geri kazandıran antioksidan seviyelerinin daha yüksek olduğuna dair kanıtlar var.

Sosyal kârları da var! Organik tarım pahalı girdilere bağlı olmadığından, aç uluslardaki küçük çiftçiler için dengenin değişmesine yardımcı olabilir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (UN Food and Agriculture Organization) tarafından 2002 yılında yayınlanan bir rapor, gelişmekte olan ülkelerde “organik sistemlerin geleneksel sistemlerin üretkenliğini ikiye katlayabileceğini veya üç katına çıkarabileceğini” belirtti ancak bu ülkelerdeki çiftçilerin sık sık, su tasarrufu yapmak, tasarruf etmek ve aşırı koşullardaki verimin değişkenliğini azaltmak için zaten organik tarım tekniklerini benimsemesinden dolayı verim karşılaştırmalarının “sınırlı, dar ve genellikle yanıltıcı resmini” sunduğunu belirtti. Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu tarafından yapılan daha yeni bir araştırma, organik tarımda kaynakların yeniden dağıtılması konusunda yüksek iş gücü gerektiği için iş gücünde de yarar sağlayacağı ve işsizliği azalacağı bu sayede de kırsal kesimlerde istikrar sağlayabileceği öngörüldü.

Orta Dünya

Bu faydalar, bir tür tam organik ütopya dönüşüme geçmeden bile gelecektir. Aslında, bazı uzmanlar, orta yolu bulmak işin daha mantıklı ve umutlu bir yol olduğunu düşünüyorlar; dini olarak yaklaşımı takip etmeseler bile, giderek daha fazla sayıda çiftçinin organik tarım ilkelerini benimsiyorlar. Bu senaryoda, çiftçiler ve çevre aynı yolda ilerliyor. “Organik tarım tek başına işe yaramaz.”, diyor Honduras’taki ,Afrika ve Amerika’da onlarca yıldır çalışan ve şu anda COSECHA olan Sürdürülebilir, Ekolojik ve Halk Merkezli Tarım İçin Danışmanlar Derneği’nin tarım gelişimi uzmanı olan Roland Bunch. Bunch, organik tarımın fakir çiftçiler arasında klasik tarımdan daha fazla üretim yapabileceğini biliyor. Fakat aynı zamanda, bu çiftçilerin başka yerlerdeki organik ürünler için ödenen prim fiyatlarını alamayacaklarını ve tamamen organik hale getirilmesine ilişkili maliyetlerin ve risklerin bir kısmını omuzlamaya isteksiz olduklarını ve müsait olmadıklarını da biliyor. Bunch’a göre orta yol bunun yerine organik tarımın çoğunu ve kimyasalların sadece küçük bir kısmını kullanan bir tarım anlayışından geçiyor. “Bu sistemlerle şu andaki küçük üreticiler verimlerini kolayca 2 veya  katına çıkarabilirler.Üstelik küçük üreticiler için daha da karlıdır çünki birim başına maliyeti düşüktür.” diye ekliyor. Yiyecek üretimini hemen sağlamanın yanı sıra, küçük üreticiler ekonomik olarak düşündüklerinden, geliştirme ve eğitim masrafı 5-10 kat daha fazla olan tamamen organik yaklaşımdansa bu orta yolu daha çok tercih edeceklerini düşündüğünü belirtiyor.

“Ve topraklarını işlemeye, biyoçeşitliliği artırmaya veya hayvanlarını rotasyonlarına getirmeye odaklanan çiftçilere gelecekte, tükenmiş topraklarda, ara sıra GDO’lu ürün kullanmalarının ve sentetik nitrojen veya diğer verim arttırıcı teknolojik yenilikleri kullanmalarının önünde engel yoktur. Eğer adımlarımızı doğru atarsak gelecekte birçok modern tarım çiftlikleriyle iç içe organik tarım çiftlikleri inşa edebiliriz.” diyor tarım danışmanı olan Don Lotter. Bunch gibi Lotter ‘da böylesi bir “entegre” yaklaşımın verim, ekonomi ve çevresel faydalar bakımından sık sık tamamen organik veya tamamen kimyasala yoğun bir şekilde bağlı bir yaklaşımdan çok daha verimli olacağını düşünüyor. Yine de, Lotter, bu yolda gideceğimizden emin değil, zira dünyanın tarımının organik yönüne ilgisi olduğunun pek fazla işareti yok -bu da dünyanın fakirliği ve açlığı için asıl sorun olabilir. “Halen Sahara altı Afrika’da ve Güney Amerika’da yeşil devrimin bile etki etmeyeceği ve gelecek nesillerdeki çiftçilerin fakir kalmaya devam edeceği büyük bir bölge bulunmakta.” diye tartışmaya katılıyor IFPRI çalışmalarında öncülük eden Danimarka’lı bilim insanı Niels Halberg. “Bu alanların bazıları için ekolojik önlemlerin, verimler ve gıda güvensizliği üzerinde olumlu etkisi olduğu görülmektedir. Peki neden ciddi olarak denemeyelim değil mi?”

Brian Halweil, Worldwatch’da Kıdemli Araştırmacı ve Eat Here Yazarı: Ev Yapımı Keyifleri Küresel Süpermarkete Geri Kazandırmak İstiyor.

Etrafta Yeterli Azot Var mı?

Michigan Üniversitesi, ham verilere bakmanın yanı sıra, küresel organik tarım için yeteri kadar gübre,komposto, bitki kalıntısı ve sentetik olmayan doğal nitrojen kaynağı olmadığı konusundaki yaygın görüşü de incelediler. Örneğin, Dünyayı Zenginleştirmek(Enriching World) adlı bu kitapta: Fritz Haber, Carl Bosch ve Dünya Gıda Üretiminin Dönüşümü, Vaclav Smil dünya gıda hasatının kabaca üçte ikisinin 20. yüzyılın başlarında fosil yakıtlardan amonyak gübresi sentezi amacıyla geliştirilen Haber-Bosch sürecine bağlı olduğunu savunuyor. (Smil, nitrojen sabitleme ürünlerinin katkısını büyük oranda göz ardı ettiğini ve bazılarının soya fasulyesi gibi net azot kullandığını varsaydığını itiraf ediyor, ancak genel olarak uygulanan gübre ortalamasının yarısının boşa gittiği ve bitkiler tarafından  alınmadığı belirtiliyor.) Organik tarımın dünyayı besleme aracı olarak kullanmaya karşı eleştirmenlerin çoğu, dünyanın organik çiftliklerini gübrelemek için ne kadar gübre ve ne kadar çiftlik hayvancılığına ihtiyaç duyulacağına odaklanmaktadır. “Azot konusu farklı bölgelerde farklılıklar göstermektedir.” diyor organik tarım ve besin maddeleri gereksinimleri hakkında geniş çapta yayın yapan bir tarımsal danışman olan Don Letter. “Fakat yeşil gübreden hayvan gübresine kıyasla çok daha fazla nitrojen alınıyor.” diye de ekliyor.

Ilıman alanlar ve tropiklerden 77 çalışmaya bakan Michigan ekibi, dünyanın önde gelen tarım bölgelerinde azot emici ürünlerin daha fazla kullanılmasının, şu anda her yıl kullanılan sentetik azot miktarından 58 milyon metrik ton daha fazla azot getireceğini buldu. Pennsylvania’daki Rodale Enstitüsündeki araştırmalar, kırmızı yonca kullanıldığında, yulaf/buğday-mısır-soya bitkilerinin dönüşümlü olarak ekilmesi sayesinde ilave gübre kullanmaksızın konvansyonel tarlalara oranla çok daha fazla verim elde edilebileceğini gösterdi. Azotu düzeltmek için su erişilebilirliğinin sınırlı olduğu Doğu Afrika gibi kurak ve yarı kurak bölgelerde bile güvercin bezelye veya yer fıstığı gibi kuraklığa dayanıklı yeşil gübreler kullanılabilir. Washington eyaletinde, organik buğday yetiştiricileri azot için bezelye dönüşümü sistemini kulanarak ,organik olmayan komşusuyla aynı buğday verim sonucunu aldı. Kenya’da, baklagil ağaç ürünlerini kullanan çiftçiler, mütevazi verimlerini ikiye katladılar veya üç kat artırdılar; ayrıca bazı inatçı yabani otları bastırdılar ve ek hayvan yemi ürettiler.

Michigan sonuçları, arazide yetiştirme potansiyeli için (aynı bölgede aynı anda yetiştirilen çeşitli mahsuller için), çiftlik hayvanlarının yıllık ekinlerle dönüşümlü kullanımı ve toprağın Azobacter, Azospirillum ve diğer serbest yaşayan nitrojen içerdiği tespit edilen bakterilerle aşılanması da dahil olmak üzere biyolojik açıdan yeterli azot elde etmek için kullanılan yöntemler sayesinde ek araziye ihtiyaç duyulmadığı anlamına gelmektedir.

Yemek Yakıta Karşı

Bazen insanlar bir sorunu çözmeye çalıştıklarında, başka bir problemi yaratmaya başlarlar. Küresel gıda arzı zaten ciddi gerginlik taşıyor: 800 milyondan fazla insan her gün açlık çekiyor, dünya nüfusu artmaya devam ediyor ve gelişmekte olan batılı ülkelerde giderek artan sayıda insan daha et yoğunluğu içeren diyete ihtiyaç duyuyor ki bu geleneksel diyetlerden daha fazla kalori başına tahıl ve su miktarı gerektirir. Şimdi bir başka potansiyel stres kaynağı geliyor: iklim değişikliği konusundaki endişeler, daha çok ülkenin, bitkileri fosil yakıtlara alternatif olarak biyo-yakıtlara dönüştürmekle ilgilendiği anlamına geliyor. Ancak bu geçiş, araziyi gıda üretiminden uzaklaştırıp dünya açlığı sorunlarını daha da yoğunlaştırabilir mi?

Birkaç nedenden dolayı, bazı analistler hayır diyor, en azından yakın gelecekte değil. İlk olarak üretilen tahıl miktarının %40’ının insanları değil hayvanları beslemek için kullanıldığı vurgulanıyor, ve hububat ve yağlı tohumların küresel fiyatlarının, zaten resmi piyasalara her zaman katılamayan, açlık için yiyecek maliyetini etkilemediğini düşünülüyor.

İkinci olarak: en azından bugüne kadar, açlık, esasen, mutlak gıda kıtlığı yerine yetersiz gelir ve dağılımdan kaynaklanmıştır. Bu bağlamda, biyoyakıt ekonomisi aslında açlık ve yoksulluğun azaltılmasına yardımcı olabilir. Yeni bir BM Gıda ve Tarım Örgütü raporunda, artan biyoyakıt kullanımının tarım ve ormancılık faaliyetlerini çeşitlendirip, yeni küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki yatırımcıları çekebileceğini ve tarımsal üretime yapılacak yatırımları artırabileceğini ve böylece dünyanın en fakir kesiminin gelirlerini artıracağını savundu.

Üçüncü olarak: rafineriler gelecekte gıda ürünlerine ve giderek organik atıklara ve kalıntılara bağımlı olacaktır. Mısır sapları, pirinç gövdeleri, talaş veya atık maddelerden biyoyakıt üretmenin, gıda üretimini doğrudan etkilemesi. pek olası değildir. Kuraklığa dayanıklı otlar, hızlı büyüyen ağaçlar ve yemek yetiştirmek için uygun olmayan marjinal topraklarda yetişebilen diğer enerji bitkileri vardır.,

Bununla birlikte, hem gıda hem de yakıt için artan insan talebi ile birlikte, biyoenerji sistemleri besin sistemleri ile uyumlu değilse, biyoyakıtların uzun vadeli potansiyeli gıda üretimine verilen öncelikler nedeniyle sınırlandırılabilir. Biyoyakıtların uzun vadeli potansiyelinin en iyimser değerlendirmeleri, tarım ürünlerinin iyileşmeye devam edeceğini ve dünya nüfus artışı ve gıda tüketiminin istikrara kavuşacağını varsaydı. Fakat nüfus hakkındaki varsayım yanlış olabilir.Ve gelecekte organik ya da başka bir şekilde tarım verimi zayıf toprak bakımı ve su rezervlerinin azalması sebebiye gelen tehtidlerle karşı karşıya kalabilir ve yeterince gelişemeyebilir.

Kaynaklar / Referanslar:

  1. Worldwatch Institute – Vision for a Sustainable World